Edep Ya Hu !

Osmanlı bozulmadan önce dergahlar edep mektepleri , medreseler ünivesite idi . Hangi kademede olunursa olunsun her dersin vazgeçilmez ilk maddesi ‘edep’di . Dergahların kapısında kocaman bir levha olur , üzerinde ‘ Edep Yahu ‘ yazardı .

Derse girdiğim Lise’de sınıflardan birinde çok hareketli ve yaramaz öğrenciler vardı . Sükuneti sağlamakta hayli zorlanıyordum ki bir gün aklıma geldi : “ Arkadaşlar , dedim ; sizin şubeniz edebiyat .. Edebiyat ne demektir bilir misiniz ? Saygılı olmak , oturmasını, konuşmasını, dinlemesini bilmek demektir . Edebiyat şubesi , edepli öğrencilerin bulunduğu şube demektir . Bundan sonra bu şubenin hakkını vereceğiz “

Öğrencilerim gösterdikleri efendilikle o şubenin hakkını verdiler .

Televizyondaki geniş katılımlı bir programda Bakırköy Lisesi’nden bir delikanlının sözleri hâlâ kulaklarımdadır :

“ Bize x kare , y kare öğretiyorlar . Hocalarımız bize önce oturmasını , kalkmasını , konuşmasını öğretsinler . “

Toplumumuz maalesef diplomalı kaba insanlarla doldu . Kaynağı İslam olan kaybolmuş Osmanlı Efendiliğinden sonra ne yazık ki Avrupa’lının nezaket , saygı , hoş görü , tolerans (tahammül gösterme ) özelliklerini de alamadık .

Öğretmen kitaptakini öğretir . Muallim (ilim veren eğitimci ) ise balarısı gibi hayatı, edebi , ilmi beyninde yoğurur , öğrencisine bir arı yavrusuna süt verir gibi şırınga eder .

Bir zulüm döneminin sonunda ölüleri yıkayacak din görevlisinin bile kalmadığı bir devrin bitiminde Tapu Kadastro Mühendisi olan bir gencimiz aldığı gizli ve özel eğitim sayesinde boşluk olduğuna inandığı bir alanda gönlünün sesine uyarak Müftülük sınavına girip kazanmıştı .

Yaşar Tunagür Hoca’mız anlatır :

“ Bu memlekette 26 sene din eğitimi yapılmamıştır . Tıp Fakültelerini kapatırsanız meydan üfürükçülere kalır . Din adamı yetiştirilmezse boşluğu yobazlar doldurur . Üniversite öğrencisi bazı arkadaşlarla Fatih’te çok değerli bir Hoca’dan ders alırdık . Dersimiz bitmiş , evden çıkmak üzere idik ki iç avluda bir teneşir ve kaynayan kazanlar dikkatimizi çekti . Merakla sorduk . Hoca’mızın 20 yaşındaki kızı veremden ölmüştü . Cenaze evin diğer odasındaydı . Biz hiçbir şeyin farkında değildik Hoca’mız dersi iptal etmemişti ve iki saat süreyle bize hissettirmeden dersini vermişti .

Hoca’mız bizlere dedi ki “ Fatih’e gelin … Vazifenizi yapın .”

Kendimi tutamadım , ağladım .

Hoca’mızın 5-6 çocuğu vardı . Fakirdi . İstanbul’un Anadolu yakasına Çengelköy’e taşındı . Sağlığı da bozulmuştu , prostat kanseriydi . Haftada bir gün olsun ders yapmak için yanına giderdik . Artık elleri titriyordu. Kitabı bile tutmakta zorluk çekiyordu . Elinden kitabı incitmeden çekip alınca çok duygulandı . Allah’a sığınarak şöyle dedi : “ Ya Rab ; sen şahit ol ! Kitabı ben bırakmadım … Bıraktırdılar .

Üç gün sonra vefat etti. (1953)

Edep ile ilgili gerçek bir hikaye

Şair Nâbî, Sultan 4. Mehmed döneminde hacca gitmek üzere bir kısım devlet erkanıyla birlikte yola çıkar. Kafile Medine-i Münevvere’ye yaklaşmıştır. Vakit gecedir. Resûlullah (sas) Efendimiz’e bir an önce ulaşma özlemiyle Nâbî’nin gözüne uyku girmemiştir. Fakat kafiledeki bir paşa, hem de ayaklarını kıbleye doğru uzatmış, uyumaktadır.

Hz. Peygamber’in (sas) beldesinde, edebe aykırı böyle bir gaflet hâlini bir türlü hazmedemeyen ve çok üzülen Nâbî, içinden gelen bir ilhamla kasidesini bir anda irticalen söyleyiverir. Kafile şafak vakti Medine-i Münevvere’ye girmektedir.

Ravza-i Mutahhara’nın minarelerinden sabah ezanı okunmaktadır. Müezzin, ezanın ardından Türkçe bir kaside okumaya başlar. Nâbî, dikkat eder, okunan kendi şiiridir. Hemen minarenin kapısına koşar. Müezzine, “Allah aşkına, okuduğun bu kasideyi nereden öğrendin?” der. Müezzin şöyle cevap verir: “Bu gece rüyamda Efendimiz’i (sas) gördüm, bana dedi ki: ‘Ya müezzin kalk yatma. Benim ümmetimden bana âşık bir zât benim kabrimi ziyarete geliyor. Muhabbetinden benim için şu kasideyi söylemiştir. İşte bu cümlelerle minareden onu istikbal et.’ dedi.

Ben de hemen kalktım. Abdest aldım. Peygamberimiz’in iltifatına mazhar olan âşık acaba kimdir diye düşünerek minareye koştum. Öğretildiği gibi okudum.” Nâbî, “Ümmetimden mi dedi?” diyerek sevincinden oracığa bayılıp düşer.

İşte o kaside;

Sakın terk-i edebden kûy-ı Mahbûb-i Hudâ’dır bu

Nazargâh-i ilâhidir, Makam-ı Mustafâ’dır bu

Felekde mâh-i nev, Bâbüsselâm’ın sîne-çâkıdır

Bunun kandili Cevzâ, matla’-i ziyâdır

Habib-i Kibriyâ’nın hâbgâhıdır fazilette

Tefevvuk-kerde-i Arş-ı Cenâb-ı Kibriyâ’dır bu.

Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-i adem zâil

Amâdan açdı mevcûdât düş çeşmin tûtiyâdır bu.

Muraât-ı edep şartıyla gir Nâbî bu dergâha

Metâf-ı Kudsiyandır cilvegâh-ı enbiyâdır bu

Yani derki Burası Allah’ın sevgilisinin beldesidir. Cenâb-ı Hakk’ın nazar buyurduğu, Ravza-i Nebî’dir. Bu gökteki yeni ay, Bâbüsselâm kapısının yüreği yanık âşığıdır. Ayın kandili Cevzâ yıldızı bile ışığının nurunu ondan almaktadır. Burası, Allah (cc)’ın sevgilisinin ebedî istirahat gâhının, türbesinin bulunduğu yerdir ve fazilet bakımından Cenâb-ı Hakk’ın arşının bile üstündedir. Bu toprağın ziyâsından, yokluğun karanlıkları ortadan kalktı. Bütün yaratılmışların görmeyen gözleri açıldı, çünkü bu toprak, gözlere şifa veren sürmedir. Bu dergaha edep ölçülerini gözeterek gir; çünkü burası meleklerin tavaf ettiği ve peygamberlerin tecelli ettiği bir yerdir.

Sultanın Karşısında iken

Birgün İslâm âlimlerinden Ali Dekkak hazretlerine sordular: 

– Namazda iken, sinek kovalayan kimse için ne dersiniz? -Allahü teâlânın huzurundaki edep, Ayaz adındaki bir Türkün, Sultan Mahmud-i Gaznevi’nin yanındakinden az olmamalıdır. Şöyle anlatırlar: 

”Ayaz isminde bir genç, bir gün Sultan Mahmud-i Gaznevi’nin resmi hizmetinde bulunurken, aniden ayakkabısının burnunu salladı. Sultan, Ayaz’ın bu haline şaştı. O zamana kadar kendisinden hiçbir zaman edepsizlik görmemişti. Sultan firasetle, Ayaz’ın bir özrü olduğunu anladı.Memurlarından birisine Ayaz’ı takip edip, durumu incelemesini emretti. Sultanın adamı, Ayaz’ı takip etti.Ayaz bir köşeye çekilip, ayakkabısını çıkardı.İçinden bir akrep düştü. Ayaz,ayakkabısıyla akrebi ezerek,’ 

– Bugün, bana Sultanın huzurunda edebimi bozdurdun. Bugüne kadar sultanın huzurunda bir edepsizliğim görülmemiştir” diyordu. Memur, durumu Sultan’a arz etti. Ayaz geri dönünce Sultan: 

– Ey Ayaz! Bugün niçin edepsizlik yaptın? Ayağını hareket ettirdin, durdun? dedi. Ayaz özür diler bir eda ile cevap verdi: 

– ‘Kabahat işlemek hizmetçilerin, kölelerin işindendir.Affetmek ise, sultanların şânındandır”. 

– Akrep hikayeniz bize ulaştı, deyince: 

-Madem ki, haberiniz oldu anlatayım: Sizin saltanat ni’metlerimize kavuşmuş biriyim. Akrep yedi defa ayağımı soktu, dayandım. Ayağımı oynatmadım. Sekizincisinde takadım kalmadı. Ayağımın ucunu yerden kaldırdım. 

Ey kardeşim, iyi dikkat et! Bir sultanın yanında, kölenin, hizmetçinin gösterdiği edebe bak! Bir de makamların en yükseği olan Allahü teâlânın huzurunda ibâdet hâlinde olanların ne edepsizlikler ettiklerini, onlardan ne cüretkâr işler meydana geldiğine bir bak! O zaman, bu ibâdetlerimizden utanmamız gerektiğini hattâ ömür boyu hâyâ sebebi ile başımızı kaldırmamamız lâzım olduğunu anlarsın.

Edep Haya Namus İle İlgili dini Hikaye

Bir zamanlar vâlilik yapan birisinin çok güzel bir bahçesi vardı. Rengârenk çiçeklerle donatılmış, tam bir zevk ve sefâ yeriydi. Bir gün vâli, bu bahçeye geldi. Vâli, bir bahane ile kadının kocası olan bahçıvanı, bir iş için dışarıya gönderdi. Kadına da dedi ki: 
-Bahçenin kapılarını kapat. Hiç bir kapı açık kalmasın! 

Kadın, akıllı ve namuslu idi. Vâlinin kendisine kötü niyet taşıdığını anladı. Gidip bir ağacın arkasına saklandı ve biraz sonra gelip dedi ki: 

-Kapıları kapattım. Yanlız bir tanesi kaldı. Onu kapatmaya gücüm yetmiyor. Ne kadar uğraşsam da kapatamıyorum. 
-O, hangi kapıdır? 
-Bu kapı, Allahü teâlânın (Basir) sıfatıyla bizi gördüğü kapıdır. Vâli, bu sözü duyunca, pişman olup tövbe etti. Bir daha aklına böyle kötülükler getirmemek için, Allahü teâlânın sevgili kullarından birinin bulunduğu yere gidip, onun sohbetinde yetişti. Allahü teâlânın sevgili kullarından biri oldu. 

Basir : Her şeyi gören. 
Allah her şeyi, herkesin yaptığını görür. Onun görmesine hiç bir şey engel olamaz. Allah’ın, kalpteki fısıltıları, beyindeki oluşumları, fikirdeki gizliliklei, kalplerdekini, zifiri karanlık bir gecede kapkara bir taşın üzerinde yürüyen simsiyah bir karıncayı ve çıkardığı sesi görür , duyar, bilir. İbadette ihlas, kulun Allah’ı görmemesine rağmen, Allah’ın onu gördüğünü bilmesi ve onu görür gibi ibadet etmesidir.

Edep

Musa aleyhisselam zamanında, İsraiiloğulları’nın rızkı gökten gelirdi. Bir zahmete ve sıkıntıya girmeden, Allah Teâlâ’nın lutfu kereminden beslenirlerdi.

Musa aleyhisselâmın kavmi arasında bu ilâhi yardımın kıymetini ve değerini bilmeyen cahiller çoktu. Bunlar, verilen nimetlere nankörlük ederek, “Biz toprakta yetişen soğan, sarımsak, mercimek gibi yeşilliklerden ve sebsezelerden isteriz” dediler.

Yaptıkları bu edepsizlik, gelen sofranın kesilmesine sebep oldu. Ekmekleri gelmedi. Bıldırcın kuşunun etiyle kudret helvasını bulamaz oldular. Yemek ihtiyaçlarını karşılamak için topağı işlemek zorunda kaldılar. Bahçe bellediler, tarla sürdüler, ekin ekip biçtiler. Yorgunlukları yanlarına kar kaldı.

Musa aleyhisselâm bunlar için tekrar şefaatçi oldu. Rabbine niyazda bulundu. Keremi bol olan Allah, içinde çeşitli nimetlerin bulunduğu tabaklarla dolu sofrayı gökten indirdi.

Bu sefer Hz. Musa (a.s.) onlara yalvararak uyardı: “Bu sofra devamlıdır. Yeryüzünden kalkmayacak ve eksilmeyecektir. Alemlerin rabbi olan Allah’ın sofrasında aç gözlülük etmek, hırsa kapılmak nankörlüktür.”

Musa aleyhisselâm sanki onları hiç uyarmamış gibi, bu edep yoksulu küstahlar, kendileri için gelen sofradan yemek aşırdılar. Dilenci karakterli görgüsüzlerin hırsı yüzünden bu ilahi rahmet kapısı kapandı.

“EDEP YÂ HÛ”

Edep, bir toplumda örf, adet ve kural halini almış iyi tutum ve davranışlar veya bunları kazandıran bilgi anlamında kullanılan terimdir. Terbiye, kavlen, fiilen insanlara lütuf ile muamele etmek, güzel ahlak, usluluk, haya, sünnete uygun hareket etmek demektir.

İmamı Rabbanî, edebi şöyle tarif eder: “Bilesin, âdaptan velev ki bir edebi muhafaza, mekruhlardan velev ki tenzihi olsun bir mekruhu terk etmek, zikirden, tefekkürden, murakabe ve teveccühten çok daha eftaldir.”

Şair ne güzel söylemiş:

Ehli diller arasında aradım, kıldım talep.

Her hüner makbul imiş, illa edep illa edep.

Allah’a karşı edep

Allahu Teala’nın emirlerini yerine getirmek, nehiylerinden kaçınmak, ihsan derecesine ulaşmaktır edep. Kişinin Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etmesidir. Rabb’ini göremiyorsa da Allah (c.c.) onu görüyor. Hatta Allah’ın ayetleri okunurken, ayetlerin bizim şahsımıza hitap ettiğini hissedebilme… Kalbimizde imanın lezzetini tadarak yaşayan bir Kur’an olabilmek edeplerin en üstünüdür.

Sufilerin dilinde: Hakk’a karşı edep; nerede, ne zaman ve kimde zahir olursa olsun, Hakk’ı kabul edip, ona boyun eğmek, ondan geleni asla reddetmemek ve her vakit ondan razı olmaktır. Hakiki edep, Hak’ta kulun fani olmasıdır.

Kur’an-ı Kerim’de Allah (c.c.) kulunu şöyle görmek istiyor:

– Nerede olursanız olun Allah sizinle beraberdir. (Hadid 4)

Edep, Allah’la beraberliği hissetmektir.

– Rabb’in her an gözetlemektedir. (Fecr 14)

– Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir. (Nisa 1)

– Şüphesiz biz ona (insana) şah damarından daha yakınız. (Kaf 16)

Allah’a karşı edebin en güzeli, bu yakınlığı her an hissedebilmedir. Davud-i Taî şöyle anlatır: Yirmi yıl Ebu Hanife hazretleri ile birlikte bulundum. Bu zaman zarfında ayaklarını uzattığını hiç görmedin. Kendisine:

– Yalnızken ayağını uzatmanda ne mahzur var? dedim.

Bana:

– Cenab-ı Hak karşısında edepli olmak daha eftaldir, dedi.

İhsan derecesine ulaşan ehlüllah hep böyle düşünürler.

Gönül ehillerinin dilinde edep şu dizelelerle tarif edilir:

Edep; bir tac imiş Nur-u Hüda’dan.

Giy ol tacı, emin ol her belâdan.

Rasulullah’a karşı edep

Fahri kainat (s.a.v.) efendimizi beşerî istidat ve takat dahilinde kavrayabilmek mümkün değildir. Allah (cc), Kur’an-ı Kerim’de Peygamberimizin ahlakını şöyle beyan buyuruyor:

“Şüphesiz sen büyük bir ahlak üzeresin.” (Kalem 4)

Peygamberimiz (s.a.v.) ise şöyle buyuruyor: “Beni Rabbim edeplendirdi de ne güzel edeplendirdi.” İşte nuri Muhammedî, edepte insanlık için en güzel örnektir.

Onun edebi ile edeplenmek bize emanet olarak bıraktığı Kur’an ve sünnet emanetine sarılmakla mümkündür. Çünkü Allahu Teala, “Peygamber size ne verdi ise onu alın ve size neyi yasakladı ise ondan sakının.” (Haşr 10) buyuruyor.

Sünneti dikkate almadan Kur’an-ı Kerim’i bütünüyle anlamak mümkün değildir. Zira dinin bütün hükümlerini Kur’an-ı Kerim’den öğrenemeyiz. Mesela namazdan bahseder Kur’an, fakat nasıl kılınacağı, rekatı, rükusu, selamı ve ayrıntıları sünnetle öğrenilir. Zekatın verilmesini emreder, fakat zekatın hangi cinsinden kaçta kaçı verileceği; kurbanın cinsi, yaşı, insanî ilişkilerde edebin sınırları ancak sünnetle anlaşılır. Nur-i Muhammedî’den ve sünnetinden uzak kalanların sonları hüsrandır..

Hz. Aişe annemize göre de O’nun ahlakı Kur’an’dı.

Peygamberimizi ümmet için hatta insanlık için her konuda en güel örnektir. O’nun sünnetini hayatlarına düstur edinenler ebediyyen nasibini alan bahtiyar insanlardır. Bu anlatılanlara bir kaç örnek:

Peygamberimizin edebinden nasibi olan, onun nurlu yolundan istifade edebilir. İşte bu istifadeye mazhar güzel insanlardan birkaç örnek:

Mescidi Nebevî’nin tamirinde abdestsiz hareket etmeyen Osmanlı’nın güzide insanları, çekiçlerine keçe bağlayarak Rasulullah’ın ruhaniyetini tedirgin kılmaktan teeddüb etmişlerdir.

İmamı Malik, Allah Rasulü’nün bastığı toprağa hürmeten Medine-yi Münevvere’de hayvan üstüne binmedi, ayakkabı giymedi.

Peygamberimiz orduya yardım talebinde bulununca Hz. Ebu Bekir (r.a.), servetinin tamanını getirmiş, Rasulullah’ın: “Çoluk çocuğuna ne bıraktın ya Ebu Bekir?” sualine de büyük bir iman vecdi ile:

– “Allah ve Rasulünü.” diye cevap vermiştir.

Bugün ümmet-i Muhammed olan biz müminler edebimizi ne kadar muhafaza ediyoruz? Çocuklarımızın giysisi, tahsili, kısaca hayatımız Rasulullah (sav)’ın hayatı, edebi ile ne kadar benzerlik taşıyor?

Küfür ve şirk sistemlerinde müminlerin Muhammedî edeple edeplenmeleri pek de kolay değil. Çünkü beşerî sistemlerin Kur’an’a ve sünnete imanları yoktur. Onların özelliği kötülüğü emredip, iyiliği yasaklamalarıdır. Neticede edebini kaybedenler hem dünyasını, hem de ahiretini kaybeder. Belki de bunu bile fark edemezler.

Hz. Mevlana buyurur: “Kalbim, ‘İman nedir?’ diye aklıma sordu. Aklım da, kalbimin kulağına, ‘İman, edepten ibarettir.’ diye fısıldadı. Onun için edepsiz kimseler, yalnız kendisine kötülük etmiş olmaz. O belki edepsizliği yüzünden bütün dünyayı ateşe vermiş olur.”

Müminlere karşı edep

“Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki esirgenesiniz.” (Hucurat 10)

“Birbirinizin gizli hallerin araştırmayın.” (Hucurat 12)

“Bazınız bazınızın gıybetini yapmasın.” (Hucurat 12)

“Toptan Allah’ın ipine sarılın, ayrılmayın.” (Al-i İmran 103)

Mü’minler hakkında Allah (cc) işte böyle buyuruyor. Mü’minler, Ensar ve Muhacir gibi kardeş oldukları zaman her şey güzel olacak. Ensar ve muhacirler kendi ihtiyaçları olmalarına binaen gönüllerinde hiç sıkıntı duymaksızın kardeşlerini kendilerine tercih ediyorlardı. İşte kardeşlikteki isar bu halde idi.

Peygamberimiz (sav) ise mü’minlerin vasıflarını ne güzel ifade buyuruyor: “Mü’minlerin dertleriyle ilgilenmeyen onlardan değildir.”

“Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu zelil etmez, ona harekette bulunmaz, onu terk etmez, ona hakaret etmez.”

Neticede mü’minler ancak Kur’an ve sünnet ölçüleri içerisinde hayatlarını devam ettirirlerse, o zaman edeplerini muhafaza edebilirler. Aralarınde huzur, güven ve muhabbet oluşur.

Kadınların edebine gelince

Kadınlar da tıpkı erkekler gibi eşref-i mahluktur ve yaratılış gayeleri Allah’a kulluktur. Bu halin muhafazası ise ilahî ikazlara kulak vermek, dinin emirlerini yerine getirmekle mümkündür. Aksi halde bu değerlerini muhafaza edemezler. Özellikle bazı kadınların giysileri Kur’an’a, sünnete ve edebe uymayan bir giysidir. Bu giysiler, cehennemlik alameti ve cahiliyye adetlerinden olan giysilerdir.

Ey hanımlar! Sizler günah aleti olamazsınız. Bu sizin imanınızla hiç bağdaşmaz. Gelin takva elbisesini giyinin de Hz. Fatıma ve Hz. Aişe annelerimize benzeyin. Bilin ki cehennem ateşinin azabı pek şiddetlidir. Bizi yaratan Rabb’imiz her an bizimle beraberdir. Bunu düşünelim.

Ey hanımlar! Edebinizi muhafaza edin. Peygamberimiz (sav) kadınların biatını alırken perde arkasından biatlarını kabul etti. Sahabe-i Kiram Peygamberimizin evine geldiklerinde, Peygamberimizin hanımlarından bir şey soracakları ve isteyecekleri zaman bir perde arkasından sormalarını Allah (cc) emretti. (Ahzab 53)

Kur’an-ı Kerim’de Allah (cc) “Peygamber’in hanımları, onların analarıdır.” (Ahzab 5) buyuruyor.

Yine ayette,“… hanımlarını nikahlamanız asla caiz olmaz.” buyuruyor. (Ahzab 53)

Buna rağmen görüşmelerde edeplerinin bozulmaması ve bize de örnek olmaları için haremlik, selamlık farz kılınmıştır. Bu emir, tüm mümin hanımlar için geçerlidir. Kur’an ve sünnette edebin sınırları bellidir. Bu sınırlara dikkat edelim, şartlar ve ortam nasıl olursa olsun biz edebimizi koruyalım.

Allah’ım! Ümmet-i Muhammed’i Kur’an’a mahkum et. Amin.

Yaşlı Kadın

Yaşlı kadın, usulca odasından çıktı. Salondan torunu ile gelinin sesleri geliyordu:

“-Oğlum, sofra hazır, çorbanı koydum; haydi gel de soğutmadan ye!..”

Salonun en kuytu yerine geçti, yerde kendine ait köyden getirdiği minderin üzerine oturdu. Çocuk, babaannesini görünce: 

“-Babaanneciğim, gel beraber yiyelim!..” dedi. 
Yaşlı kadın mânidâr bir şekilde iç çektikten sonra:

“-Evin erkeği gelmeden akşam sofrasına oturulmaz. Hele babanız gelsin, beraberce yeriz inşaâllah!” dedi. 

Evin gelini: 

“-Aman anneciğim, eskidenmiş onlar!.. Şimdi acıkan yemek sofrasına oturur, o da gelince yer.” dedi. Yaşlı kadın: 

“-Kızım, nasıl insanların bir edebi, hayâsı, iffeti varsa, evlerin de iffeti ve edebi vardır.”

Torunu dayanamayarak alaycı bir tavırla söze karıştı: 
“-Yaa babaanne, neymiş bu evlerin iffeti… Anlat bakalım, merak ettim!..” dedi.

Yaşlı kadın söze başladı:
“-Biz küçükken annelerimizden önce babalarımızın karşısında edepli oturmayı öğrenirdik. Evde babamız, annemiz varken ayağımız uzatıp oturmaz, büyüklerimiz konuşurken söz hakkı verilmedikçe söze dâhil olmazdık. Büyüklerimiz odaya girdiğinde hemen toparlanır, kalkıp onlara oturmaları için yer verirdik. Aslâ babamız sofraya oturmadan sofraya el uzatmazdık.

Babamız gelir, «Besmele» çeker, «Haydi buyurun.» derdi. Huzurla hepimiz başlardık yemeğe… Sonunda da sofra duâsını kardeşlerimiz aramızda sıra ile okurduk. Hiç âilece yenen yemek kadar lezzetli yemek olur mu? Bu sofranın edebidir, yavrum!..”

Torunu: 
“-Bu kadar baskı karşısında depresyona girmez miydiniz babaanneciğim!” dedi.

“-Hayır, yavrum bizim zamanımızda saygı olduğu için sevgi hep bâkî kalırdı. Sevgi var oldukça da hiç depresyona giren olmazdı. Yemekler lezzetli, uykular dinlendiriciydi. Biliyor musun? Ben depresyon kelimesini ilk defa burada duydum, hattâ köyümüzde bir tane akıldan mahrum birisi vardı, «Deli İbram» derlerdi. Vallahi, o bile o kadar mutluydu ki, anlatamam. Akşama kadar sokakta çocuklarla oynar, acıkınca bir kapıyı tıklatır; «Aba acıktım, aba su ver!» derdi. Hangi kapıyı çalsa, boş çevrilmezdi. Berber saçları uzadıkça tıraş eder, hamamcı arada yıkardı. Cumaları esnaf elinden tutar, namaza bile götürürlerdi. Yani hiç kimse onu dışlamazdı.. 
Şimdi hiçbir şeye saygı kalmadı. Bak evlere bile saygı yok bu şehirde! Herkes akşam olduğu hâlde perdelerini örtmemiş, bütün evlerin içi görünüyor, ama kimse utanmıyor. Biz daha hava kararmaya başlamadan kalın perdelerimizi çeker, ondan sonra evin ışıklarını yakardık. Hattâ perde kapalıyken üzerimizi değiştirmeye edep eder; ışığı söndürür, yere çömelir öyle üzerimizi değiştirirdik. Gölgemizin bile dışarıdan görünebileceğini düşününce yüzümüz kızarırdı.”

Bu sırada gelini, oturduğu yerden kalktı, mahcup bir edâ ile salonun perdelerini çekti.

“-«Evin edebi, önce perdesinin çekilip çekilmediğinden belli olur.» derdi büyüklerimiz… 

Evler, kocaman duvarlarla çevrilmiş avluların içinde olduğu hâlde hiç kimse iç çamaşırlarını ulu orta asmazdı, ev ahâlisinden bile edep ederlerdi. Ben daha küçükken giydiğim şalvarı en ön ipe asmışım, hemen anam gelip; «Kız, baban bugün avluya çıktı, senin şalvarın asılı idi, utancımdan yerin dibine girdim. Bir daha öyle ortaya asma, çamaşırların en arkasındaki ipe as!.. Üstüne uzun bir tülbent ört, sonra mandalla… Altında ne olduğu görünmesin!.. İffetimiz, edebimiz bir giderse, ortada îmanımız kalmaz!..» dedi. Tabiî ben 12 yaşlarındaydım, annem bunları bana söylerken ben yerin dibine girdim. Şimdi öyle mi? Geçende bir nefes alayım diye balkona çıktım, karşı komşu, bütün çamaşırları asmış uluorta, ben utancımdan hemen içeri girdim.

Bugün yemekler dışarıda yeniyor, «göz hakkı» oluyor, kimse umursamıyor. Çarşı pazardan alınanlar şeffaf poşetlerde eve geliyor; alan var, alamayan var. Göz hakkı, kıskançlık oluyor bu yenenlerde… Hiç şifâ olur mu yavrum? Bizim Peygamberimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem, «Yemeğinizin kokusu ile komşunuza eza etmeyiniz.» buyuruyor. Bugün kokuyla, gösterişle çevredekilere hep ezâ veriliyor. Tabiî ki yenilenler içinize sıkıntı veriyor. Sonra da «depresyon» diye diye doktorlara gidiliyor.

Evin bir edebi daha vardır ki, en önemlisi de budur herhalde… Evin içinde yaşananlar, aslâ dışarıda anlatılmaz; yenenler, içilenler, muhabbetleşmeler, kavgalar… Bu da evin iffetinden sayılır ve hiç kimseye anlatılmazdı. Bu yüzden problemler ev içinde kolaylıkla çözülürdü. Zaten Peygamberimiz de özellikle karı-koca arasında olanların etrafa yayılmasının ne büyük bir günah olduğunu hep hadislerinde anlatıyor, değil mi Leylâcım!..” dedi gelinine… Leylâ mahcup bir şekilde: 
“-Evet anneciğim.” diyebildi.

Torunu: 

“-Babaanneciğim, şimdi facebook diye bir şey var; insanlar gittikleri lokantalarda yedileri şeylerin fotoğrafını çekip binlerce kişiye gösteriyorlar!..” 

“-Aayy ne ayıp… İnsan hiç yediğini söyler mi?” 

“-Âh anneciğim, her hâllerinin fotoğrafları var. Gezdikleri yerlerin, yedikleri yiyecek-içeceklerin, aldıkları eşyâ ve kıyâfetlerin, hattâ beylerinin aldığı çiçekleri üzerinde yazdıkları notlarla paylaşıyor insanlar…” 

“-Yavruuum, sen neler diyorsun? Kıyamet koptu kopacak desene… Evler çırılçıplak kaldı desene…” dedi gözyaşları içinde anlatmaya devam etti:

“-Biz beylerimizle yan yana yürümeye ar edinirdik; dul kalanlar var, evlenemeyenler var. Onların gönül yaralarına tuz basmayalım diye, beylerimizin bir adım gerisinden yürürdük… Şimdi kavgalar ortada, sevmeler ortada… Tabiî ki, hiç mahremiyet kalmayınca samimiyet de kalmıyor. Evin bereketi, büyüklere saygıdadır. Evin iffeti, örtülen perdedir. Sevginin iffeti, gizliliktedir. Gözün iffeti, göz kapaklarındadır. Bedenin iffeti, tesettürdedir. Utanma, hayâ, îmandan bir şûbedir. Bakın size, benim annemin anlattığı bir hikâyeyi anlatayım. Hikâye dedimse, adı hikâye… Aslında bir hadîs, hadîs-i kudsî hem de… Yani mânâsını Allâh’ın Peygamber Efendimize haber verdiği, sözlerini ise Peygamberimizin kendi sözleriyle ifade ettiği bir hadis… 

Bu hadîs-i kudsîye göre:
“Allah Teâlâ, Âdem aleyhisselâm’ı yarattığı vakit Cebrâil aleyhisselâm ona üç hediye getirdi: İlim, hayâ, akıl. Ona dedi ki: «Ya Âdem!.. Bunlardan dilediğini seç!..» 
Âdem aleyhisselâm aklı tercih etti. Cibrîl aleyhisselâm hayâ ve ilme, makamlarına dönmelerini emretti. Hayâ ve ilim dediler ki:

“-Biz, âlem-i ervâhta (ruhlar âleminde) hep beraber idik. Birbirimizden aslâ ayrılmayız. Ruhlar cesetlere girdikten sonra da aynı şekildedir. Ve akıl nerede olursa, biz ona tâbî oluruz.
Cibrîl aleyhisselâm da öyle ise yerlerinize yerleşin!..” diye emretmekle akıl dimağda, ilim kalpte, hayâ da gözde yerleşti.”
İşte bu hadîs-i kudsîde de anlatıldığı gibi, hayânın makamı gözdür. Bu yüzden hem gözümüzü korumak önemlidir, hem de göze hitâp eden şeyleri kontrol altında tutmak…”

Gelini: 
“-Haklısın anneciğim, biz iffetimizi kaybettikçe buhranlarımız arttı.” dedi. 

Torunu kaşığı sessizce bırakıp: 
“-Ben babam gelince yemeğe başlayacağım, anneciğim!” dedi.
Babaanne de söylediklerinin evlatları üzerindeki tesirini görünce sessiz bir şekilde Allâh’a hamd etti.


Etiketler: